Edip Cansever’in Edebi Kişiliği

Aralık 10, 2008

(7) yorum

Edip Cansever, şiirin yaratıldıktan sonra  insan gibi yaşadığına  inanır. Bu  inançla  “kendimi yaşama hazırlar gibi kuruyorum şiiri” der.   Şair, şiir yazmaya eğilimli olduğu  zamanlarda esini kendi çağırarak o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen sesin sözcüklere  dönüştüğünü söyler. Şiir yazma sürecini de şu sözlerinde görmekteyiz:
“Şiirlerimi  yazı makinesiyle  yazarım.  Yazarken  aynı  anda  şiiri  görmek önemlidir  benim  için.  Ön  çalışmalarım  kalabalıklara  karışmak,  yolculuklara  çıkmak,  yıllardır  bitiremediğim  İstanbul’u  adım  adım  dolaşmaktır.  Bir  de  denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.”

Cansever,  şiirde  “düşünceyi  örtmek  alışkanlığı  yerine,  onu  açığa  çıkarıp,  şiirsel mutluluğa  bu  yoldan  varmayı  denemek.  Yani  düpedüz  ‘düşüncenin  şiiri’ni  bulmak,  onu  yaratmak…”  amacını  taşımaktadır. Cansever’e  göre değişik  şiir  alanları,  ancak değişik  düşüncelerle,  düşünme  yöntemleriyle  kurulur. Dönemindeki  şiiri  “bir  sürü  öğelerinden  soyarak, ‘sözlerle yeni biçimler kurmak’” şeklinde tanımlar.

Edip Cansever’e  göre  şiir,  gereksinilen  bir  uğraş  olmaktan  öte,  yaşama  nedeni, değişik  yaşam  kesitlerini  gözlemlerken  çevresinde  oluşmaya  başlayan  imge atmosferlerine yeni yörüngeler arama etkinliğidir. Bu  şekilde  şiirde hep yenilik peşinde olmuştur.

Cansever’e göre şiirde gerçek yenilik “salt kendimiz olan bölgelerdeki zenginliğin bulunup çıkarılmasıdır.”
Şiirlerinde, çelişkilerin dramına ya da bunların toplamı olan bir trajiğe  geçme  gereksinimi  duyduğunu  belirtir.  Yeniliğin  ve  değişikliğin  de  bu  şekilde ortaya  çıktığını  düşünür. Adnan Benk  de Edip Cansever’in  şiirini    “aynı  düzeydeki  iki öğeyi,  sıradan  nesnelerle  sıra  dışı  bir  yaşantıyı,  dışa  dönük  ile  içe  dönüğü  birleştirmek kaygısı” olarak niteler.

Cansever,  İkinci Yeni  şiirini  bir  akım  değil  de  şiirde  yenileşme  hareketi  olarak değerlendirir:

“ İkinci Yeni’ye gelince, bu deyimi ilk olarak ortaya atanlar, tutarsız bir anlayışı  savunmak istemişlerdir; ‘sözcüklerin rastlantısallığına’,‘şiirin toplumsal bir görevi   olmadığına’  inandırmışlardı  kendilerini.  İşte  bu  yanlış  görüş,  bu  yanlış  tanıtma  yüzünden “İkinci Yeni” denen olguyu kimse benimsemek istemedi. Nitekim aynı düşünce  önce  yadırgandı,  sonra  da  çürütüldü.  Çünkü  hem  anlam,  hem  de  toplumsal  öz
bakımından yüklü, olgun, yeni bir şiire varıldı. Burada şunu da belirtmek gerekir: “İkinci Yeni”ye  bir  akım  niteliği  kazandırmak,  ikinci  bir  yanılgıya  düşmek  olur.  O,  değişik şairlerin, değişik kişilikler kurduğu bir yenileşme alanıdır olsa olsa…”

Edip  Cansever,  farklı  özellikler  gösteren  şiir  ve  şairler  olması  nedeniyle  İkinci Yeni’nin kuramsal olmadığını savunmuştur.

Edip Cansever,  İkinci Yeni’nin  doğrudan  doğruya  bir  tepki  şiiri  olmadığını  öne sürer. Garipçilerin getirdiği yeniliği, verilen şiir örneklerini kendileri  için gerçek bir şiir geleneği sayar. Çünkü Garipçiler sayesinde, böylesi geniş, böylesi sağlam bir şiir ortamı yaratılmıştır.  “Soyut  Somut”  adlı  yazısında  bu  konuyla  ilgili  olarak  şöyle  demektedir:
“Yıkıcı  bir  şiir  akımı  bile  yıktığı  değerlerle  beslenmek,  geride  bıraktığı  dil,  biçim,  yapı
özelliklerini  kaynak  yaparak  güçlenmek  zorundadır.”

Cansever’e  göre  geleneğe  karşı  da gelse  şiir  karşı  çıktığı  şiirden  de  mutlaka  etkiler  almış  demektir.  Bu  nedenle  Edip Cansever  şiiri  sürekliliği  olan,  değişen,  yenilenen  şiirdir.  Edip  Cansever’in  şiirinde
gördüğümüz özellikler şairin kendine özgü bir şiir oluşturduğunu göstermektedir.

Şiirinin her döneminde değişim ve yenilik görülmekle birlikte, Edip Cansever’in vazgeçemediği,  bağlı  olduğu  tek  kuram  TS.  Eliot’ın  “nesnel  karşılık”  kuramıdır.  Edip Cansever, bu kuramın kendi şiirlerinde nasıl yer aldığını şu şekilde ifade etmektedir:
“ Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim. Vazgeçemediğim bir şeydir  bu.  Eliot’ın  nesnel  karşılık  kuramından  yola  çıkıyorsak  coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz  şiire aktarıldığı  zaman oradaki nesnel karşılıklarını bulmalı. Bir şiir içindeki nesnelerle, içindeki yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha  bir  sürü  ögeyle  oluşturulur.  Ve  ben  buna  çok  inanıyorum.  Bu  şiirlerde  gereksiz  ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan ögelerdir.”

Somut- soyut şiir tartışmalarının yapıldığı bu dönem içinde Edip Cansever her ne kadar soyut ve kapalı şiir yazmakla eleştirilmişse şiirin bir soyutlama işi olduğunu kabul etmiş,  fakat somutlama yapılmadan şiirde hiçbir şey elde edilemeyeceğini savunmuştur.  Şiirdeki  somutlama  kaygısından  ötürü  “şiirsel  dekor”  oluşturma  amacıyla  şiirinde duyguların nesnel karşılığı bir takım ögeler kullanmıştır.

Edip Cansever’e  göre  soyut  şiir:  “ne  kapalı,  ne  anlamsız,  ne  de  toplumcu  olmayan şiirlerdir. Soyut şiir, olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş,  salt ozanını  ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.”

Edip Cansever’e  göre mısra  işlevini  yitirmiştir;  şiiri  şiir  yapan  bir  birim  olarak yürürlükten kalkmış, bir ölçü olmaktan çoktan çıkmıştır. Şiire ölçü olarak  ise düşşel ve ussal bir ölçü olmalıdır. “Usla okumalı, şiiri, usla biriktirmeli artık; mısra ile değil. Diyeceğim ille  de  bir  ölçü  gerekliyse,  bu,  düşünsel-ussal  bir  ölçü  olmalı.  Tek  sesli  şiirden  çok  sesli  şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur.”

Cansever’e  göre  dil,  değişen  koşulların,  değişen  düşüncelerin,  değişen beğenilerin,  doğal  bir  sonucudur.  Düşüncenin  durması  demek,  hayatın  da  durması demektir. T.  S.  Eliot’un,  bir  kelimenin,  bir  imajın,  bir  durumun  okuyucuda  da  aynı duyguları  uyandıracak  şekilde  kullanılması  olan  “nesnel  karşılık”  kuramı,  şiirlerinde nesnelerin büyük yer  tuttuğu bir dekor oluşturan Edip Cansever  için oldukça önemli bir kuramdır. Cansever,  “Şiirlerim küçük insandan, küçük durumsal anlardan çok, insan dramını,
yani bir çelişkiler, karşıtlıklar bütünlüğünü  içermeye yönelik olduğundan, bu dekorun nesneleri de,  insanları  da  daha  bir  hareket  halinde  görünüyorlar  sanırım.”  sözleriyle  bu  kurama verdiği önemi belirtirken  ayrıca bir  şairin  işinin bir  yerde kuramı da bozmak olduğunu söyleyerek, hep şiirin yeniye ve değişime dönük olması gerektiğini savunmaktadır.

Nesnelerin Edip Cansever’in şiirinde bu kadar önemli olmasının nedeni, şiirsel bir dekor  oluşturma  ilkesiyle  ve  onun  söylemek  istediğiyle  yani  şiirinin  amacıyla  ilgilidir. Cansever, insanı, insanın sorunlarını evrensel bir yapıda ele alarak anlatmak istemektedir.  Edip  Cansever’e  göre  gerçek  maddedir,  nesnelerdir.  Özdemir  İnce  de  Edip Cansever’in  şiirinin  bu  nesnelere  derinlemesine  bakışını  şu  şekilde  değerlendirir:
“Nesnenin geçmiş ve geleceği temsil etmesine, göstermesine gerek yok Edip Cansever’in şiirinde (ya  da  bütün  çağdaş  şiirde),  çünkü  zaman  üç  boyutuyla  şimdi  var  olan  nesnenin  kendisidir, kendisindedir.”

Cansever  özellikle  uzun  şiirlerinde  bir  sorunsalı  kucaklamak,  o  sorunsalı genellikle  yanıtsız  sorularla  büyütmekten  yana  olduğunu  söyler.  Bu  sözleri  de  ben’in belirsizliğinin çok yorumluluğu sağlamak amaçlı olduğunu gösteriyor.
Edip  Cansever’in  modernist  oluşu  ve  insana  yönelişi  üzerine  Ahmet  Oktay’ın tespitleri  ise  şu  sözleriyle  ifadesini  bulur:  “Cansever,  son  kitabına  kadar  hep  özcü  bir  şair olarak  kaldı,  söylemek  bile  fazla: Modernistti.  Gelgelelim  bu  modernizmi  moda  olarak  değil, çağcıl ve güncel olanın, dahası insanal olanın iletilmesinin zorunlu bir ögesi olarak anlıyordu.”

Dünyaya bakışının ürünleri olan  “usla okunan, usla biriktirilen”  şiirlerinde Edip Cansever, insanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayabilecek şiirin çok sesli bir şiir olması  gerektiğini  savunur.  Uzun  şiirlerinde  ise  bir  sorunsallık  söz  konusudur.  Bu bakımdan, belli bir konusu olabileceği gibi, bir temayı da işleyebilir. Belli bir konuyu ya da temayı ele alırken öykü ve tiyatro gibi ögelerden yararlanmıştır.

Edip  Cansever,  Oteller  Kenti  üzerine  yaptığı  bir  konuşmada,  “düzyazısal  şiir” deyimini kullanır. Cansever’e göre, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin  doğal  gereçleridir.  “Düz  yazıya  geçmiş  ozan  anlamı  genişletip  yoğunlaştırıyor. Mısra  yerine  devinim,  mısrayı  ölçü  almak  yerine  usu  ölçü  yapmak”  yoluna  gitmiştir. Şairin  Seyir Defteri  şiir  kitabıyla  birlikte  şiirde  şarkı  sözleri,  atasözleri,  halk  türküleri, halk şiirleri, ilanlar, afişler, halk arasında kullanımı yaygın argo deyişler ve buna benzer kalıpları olduğu gibi değil değiştirerek ve şiirin içinde eriterek kullandığı görülmektedir.
Şair  bu  şekilde  her  döneminde  şiire  yenilikler  katmaya  çalışmış  değişimin  ve  yeniliğin savunucusu olmaya devam etmiştir. Şiirde,  dış  ses  ve  iç  sese  daha  az  önem  verirken,  şiirde  akustik  bir  yapıya
ulaşmaya çalışmıştır. Şiiri bir yapı ve bir mimari olarak ele alıp seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmaya çalışmak Edip Cansever’in amacıdır. Bu düşüncesinin örnekleri  İlkyaz Şikâyetçileri adlı şiir kitabında vermiştir.

İkinci  Yeni  dönemi  ve  Edip  Cansever  şiiriyle  ilgili  olarak  en  çok  tartışılan konulardan biri olan soyut ve somut yaklaşımıyla ilgili olarak Cansever kendi yolunu şu şekilde  çizer:  “Yapacağım  iş  -ama  doğru  ama  yanlış-  soyut-somut  ikilemini  kaldırmayı denemek…”

Edip Cansever, şiirindeki sorgulama unsurunun bu kadar çok olmasının nedenini ise  “duyulmamış  duyguların  tarihçisi”  olarak  sorulacak  çok  sorusu  olması  ve  bunları kendi  kendine  sorması  olarak  değerlendirir.  Şair  bu  şekilde  içinde  yaşadığı  toplumun, çevrenin ve kendinin bilincine daha iyi varabilmeyi ister. Şiirlerinde bireyi toplum içinde somut  olarak  görünür  duruma  getirmek  ve  daha  derinlere  inerek  bireyin  içsel  dramını kurcalamak  çabasındadır.  Sorular  sormaya  ve  bu  soruları  çoğaltmaya  çalışır. Yazdıkça bilmediklerine,  tanımadıklarına,  daha  önce  düşünülmemiş,  söylenilmemişe  ulaşmaya çalıştığını belirtir.

Edip Cansever

Kasım 11, 2008

(0) yorum

Babası  Fazlı  Cansever  ve  annesi  Pembe  Cansever  Çankırı’nın  Atkaracalar  Köyü’nde doğmuşlardır. Atkaracalar Çankırı’nın  kuzeybatısında Çerkeş  ile Kurşunlu  arasındadır.  Fazlı Cansever,  askerliğini  İstanbul’da  yaparken  yavaş  yavaş  ticarete  başlar.  Kapalıçarşı’da, Uzunköprü’de, Keşan’da ve başka yerlerde panayır ve  sergilerde alım  satım  işi yapar. Kendi başına dükkân açarak işine devam eder.

Edip Cansever, 1928 yılının Ağustos ayında Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’nde doğmuştur. Daha  sonra Haseki’de  bir  eve  taşınmışlardır.  Sevmediği  çocukluk  ve  ilk  gençlik yıllarını  geçirdiği  bu  mahalledeki  evlerinde  yaşadıkları  Ben  Ruhi  Bey  Nasılım  adlı  şiir kitabında  anlatılanlara  kaynaklık  edecektir.  Çocukluk  yılları  Saraçhanebaşı’ndaki  evde geçmiştir.
“Edip  Cansever,  kendini  tanımaya  başladığı  bu  yıllar  içinde  erik  hırsızlıklarını, Şehzade Camii’nin  içinde  kira  ile  bisiklete  binmeleri,  yaz  günleri  arsalarda  gösteriler düzenleyen  cambazları,  itfaiye  binasındaki  müze…  Ama  en  çok  sinema  biletlerini, yağmurlu havalarda sinema kapılarını sever ve 56. İlkokul’una gider.”
Edip Cansever’in bu dönemle ilgili hatırladığı ayrıntılardan biri, yirmi-yirmi beş kedisi, iki erkek  kardeşi  ve  kocasıyla  yaşayan Nigâr Hanım’dır. Bu  hanımın  kardeşlerinden  biri Kenan Bey’dir.  Bir  yıl  Gelenbevi  Ortaokulunda  okuyan  Edip  Cansever’in  yeni  okulu  Kumkapı Ortaokulunda  velisi  Kenan  Bey  olmuştur.  Nigâr  Hanım’ın  diğer  kardeşiyse  Ahmet  Hamdi Tanpınar’dır.  İlk  şiirlerini  yazmaya  başladığı  o  yıllar  içinde  bu  şiirleri  okuyarak  eleştirilerde bulunan Tanpınar, Edip Cansever için önemli bir kişi olmuştur.

İkinci  Dünya  Savaşı’nın  başladığı  günlerde  annesi,  babası  ve  üç  kız  kardeşiyle  birlikte Fatih’te  bir  apartman  katına  taşınırlar.  Fatih’teki Millet Kütüphanesine  giderek  eski  “Sanat” dergisi ciltlerini okur. Hafızasında kalan bu döneme ait izleri şöyle anlatır:

“Kapıcı  İsmail  Efendi’yi  anımsıyorum.  Aynı  zamanda  dondurmacılık  da yapardı. Akşamüstleri onu dondurma yaparken, arabasını  süslerken  seyretmek en büyük  zevklerimden  biriydi.  Arabası  bembeyazdı.  Kırmızılar,  morlar  bile bembeyazdı. Beyazı ondan öğrenmiştim  sanki. Bir de mahalledeki arkadaşlarımla
Yenikapı’daki kum-kömür  iskelesinden denize girmek  tutku haline gelmişti bende.  Deniz! Ne zaman eksildi ki yaşamımdan. Sonra kıl  testeresiyle kontrplakları oyup oyup  Yedi  Cüceler  yapardım.  Bir  de  akşamüstleri  belediye  arabasıyla  sulanan cadde ve caddenin ortasındaki ağaçlı bulvar değişik bir ülke gibi etkilerdi beni. O kadar arsa, o kadar çok bostan vardı ki yörede, otların, ağaçların kokusunu hâlâ duyar gibiyim bugün. Düşsem, bir yerim kanasa, kırmızının yanında yeşil bir  leke de bulunurdu mutlaka.”

Cansever,  İstanbul Erkek Lisesinde eğitimine devam eder ve 1946’da mezun olur. Bu dönemde edebiyata ilgisini şu cümleleriyle anlatmaktadır:

“ Yeni  şiir akımını dikkatle,  tutkuyla  izliyorum. Tabiî öykü kitaplarını ve romanları  da.  Milli  Eğitim  Bakanlığı  yayınlarını  da  hiç  mi  hiç  kaçırmıyorum. Yunan, Latin klasikleriyle 19. yüzyıl Rus edebiyatı beni iyiden iyiye sarıyor. Çehov ve Dostoyevski başucu yazarlarım. Türkiye’deki özgürlüksüzlüğü ve yoğun baskıyı duyuyor,  bilinçli  bir  senteze  varmak  için  edebiyat  dışı  kitaplar  arıyorum.  Altın Zincir, Kadın  ve  Sosyalizm  (sanırım  Sabiha  Sertel’in  çevirisi  olacak.) Diyalektik Materyalizm, Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi, Nâzım’dan bir iki oyun ve ilk şiir kitaplarından bir ikisini bulabildiğimi anımsıyorum.”
Yüksek  Ticaret  Okulundan  ayrılıp  ticaret  hayatına  atılır.  Kapalıçarşı’da  antikacılık yapar.
Cansever’in  askere  gitmesinde 1947’de  tanıştığı Salâh Birsel  etkili olur. 1949  yılında Birsel askere gitmelerini önerir ve denizci olabileceklerini düşünür. Birsel’in tahminin dışında bir durumla karşılaşılır. Birsel, deniz sınıfına Cansever kara sınıfına ayrılır. Bu sırada Cansever evlidir ve kızı Nuran henüz bir yaşındadır.  Lise mezunu olduğu için, Ankara’ya yedek subay okuluna gitmeden önce Gelibolu’da
iki  ay  kıta  hazırlık  eğitimi  alır.  Bu  dönemde Orhan Veli’nin  çıkarmaya  başladığı  “Yaprak”
dergisini gözden uzak yerlerde okur ve Orhan Veli’nin şiirlerini ezberler. Ankara’da yedek subay okulunda da durum aynıdır.  Okula “Ulus” gazetesinden başka gazete girmemektedir. Kitap okumak yasaktır. Şiirsiz bir altı ay geçiren Edip Cansever, hafta sonları fırsat buldukça okur.

Okulun bitiminde İstanbul’a döner ve kısa bir izin yaptıktan sonra Trakya’da Hadımköy yakınlarındaki  Ömerli’de  topçu  teğmeni  olarak  kıtanın  askerî  mahkemesinde  görev  yapar. Okumak için vakti çoktur artık; ama şiir yazmak için yine yoktur.
Askerlik  dönüşü  ticaret  hayatına  başlayan  Cansever  1954  yılındaki  Kapalı  Çarşı yangınından ve çarşının  tekrar onarılmasından sonra yeni bir yere  taşınır. Bu yeni  işyerindeki ortağı Mösyö Jak anlayışlı bir adamdır. Cansever dükkânın asma katını kendi  için bir çalışma yeri olarak düzenler. Böylece asma kat Cansever’in Kapalı Çarşı’dan ayrılacağı 1970’li yıllara kadar, bir başka deyişle yirmi yıl süresince şairin yaratıcılığına  tanıklık eder ve onun sığınağı olur. Kitaplarından dokuzunu burada yazar.
Cansever’in  ilk  şiirleri  “İstanbul”  dergisinde  yayımlanır.  Bu  dergileri  “Fikirler”,
“Edebiyat Dünyası” ve “Kaynak” dergileri izler.

Edip Cansever  arkadaşlarıyla  birlikte  1947  yılında  “Edebiyat Dünyası”  adlı  bir  dergi çıkarmaya niyetlenir. Daha sonra bu dergi için, 1940’larda edebiyatçıların ve sanatçıların uğrak yeri  olan  Elit  Kahvesi’ne  iki  arkadaşıyla  birlikte  yazı  istemeye  gider.  Kahvede  pek  çok edebiyatçıyla karşılaşır. Şiir poetikasını oluşturmada yol gösterici olan Salâh Birsel’le burada tanışır.  Ayrıca  Beyoğlu’ndaki  Çiçek  Pasajı  meyhaneleri  Cansever  ve  arkadaşlarının  gözde mekânlarındandır.
1951  yılında  şiirlerini  kendi  dergisi  “Nokta”da  yayımlar.  Naim  Tirali’nin  çıkardığı “Yenilik”(1952  –  1957)  dergisinde  de  zaman  zaman  şiirleri  çıkmaktadır;  ama  bu  yıllarda şiirleriyle,  daha  çok  “Yeditepe”  dergisinde  yer  alır.  Cansever,  “Yeditepe”de  yayımlanan şiirleriyle  tanır.  ‘İkinci  Yeni’  olarak  adlandırılacak  yenilikçi  anlayışı  getiren  şairlerden  biri olarak  tanınır. 1950’li yılların ortalarında Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi  İkinci Yeni şairleri olarak nitelenen şairlerin şiirleri Ankara’da “Pazar Postası”nda ve Salim Şengil’in çıkardığı “Dost” dergisinde, İstanbul’da “Yeditepe”de ve “a” dergisinde yayımlanır.

1963’te  Hüseyin  Cöntürk,  Turgut  Uyar  ve  Asım  Bezirci’nin  Ankara’da  çıkardıkları “Dönem” dergisinin 1. sayısında Cansever’in “Tragedyalar” şiirinin ilk bölümü yayımlanır.

1964  yılı  sonlarında  “Yeni Dergi”  yayın  hayatına  girer. Memet  Fuat’ın  yönettiği  bu dergiye  özellikle  İkinci  Yeni  şairlerini  toplar.  Cansever  bu  şairler  arasında  dergiye  yine  en sadık  olanlardan  biridir.  Bu  arada  Cemal  Süreya’nın  yayımladığı  “Papirüs”  (1966  –  1970) dergisinde de zaman zaman şiirleriyle yer alır.

“Yeni  Dergi”  1975  yılında  kapandıktan  sonra  Cansever’in  şiirleri,  Enis  Batur’un yönettiği ve 1978 – 1980 yılları arasında çıkan “Yazı” dergisinde, 1979’da çıkmaya başlayan ve  Doğan  Hızlan’ın  yönettiği  “Hürriyet  Gösteri”de,  1981’de  yayın  hayatına  giren  “Adam Sanat” dergisinin ilk sayısında yer alır.
Tüm  hayatı  boyunca  şiir  yazmaktan  vazgeçmeyen  şair  Edip  Cansever,  kışları İstanbul’da  yazları Bodrum’da  yaşamayı  düşünür  ve  1986  yılında Bodrum’da  oturma  kararı verir.  İlhan  Berk’in  de  yardımıyla  küçük  bir  ev  alır  ve  1986 Mayıs  ayında  eşiyle  birlikte Bodrum’a  giderler.  Kısa  bir  zaman  geçtikten  sonra  Edip  Cansever’in  beyin  kanaması geçirdiğini fark edip tekrar İstanbul’a dönerler. Cansever 28 Mayıs 1986’da aramızdan ayrılır.

Melike KARA’nın  “EDİP CANSEVER  ŞİİRİNDE DİL VE ANLATIM”  tezinden alınmıştır.