Yüzyıllar boyu şairler bize dünyayı anlattılar, betimlediler; kalemleri fırça misali, kelimelerle resimler çizdi: konuşan resimle. Nice resimler için şiirler yazıldı, nice şiirleri okuyan ressamlar dizeleri fırçalarına döktüler. Ressamın fırçası ve şairin kalemi birbirinden hiç ayrılmadı uygarlık tarihi boyunca.
Antik Yunan’da Homeros’la doğan şiir, aşk ve güzellik tanrıçası Venüs’ün sevecen bakışları altında gelişti, büyüdü, türlere ayrıldı; destandı sone oldu, kafiyesi vardı, düzyazı oldu, roman oldu. Sadece resimler için değil, hakikat için değil güzelliğin kendisi için birçok şiir yazıldı, güzelliği anlamak, güzeli anlatmak için nice ressam ter döktü.
Umarım ki Jean H.Hagstrum’ un ‘The Sister Arts’ diye nitelendirdiği resim ve şiirin yüzyıllardır süregelen ilişkisine biraz daha ışık tutmak ve bu tez kapsamında yolumuzu aydınlatmak mümkün olacaktır.
Bir bütün olarak resim-şiir ele alındığında öncelikle ayrı ayrı her ikisinin gerçeğe yaklaşımları üzerinde durmakta yarar görüyoruz. Bu aşamada önemli olan resim ile şiirin temsiliyet sistemleri olarak birbirleriyle karşılaştırılması olacaktır. Bu iki sanatın yazı ve görsel temsil ilişkisini, Yunan’dan kabaca iki bin yıl öncesine, anonim Gılgamış destanına kadar sürmek mümkündür.
Gerçi felsefe ile adım atmak gerektiğinde Platon’da resim ile şiirin karşılaştırması sık sık geçmektedir. Platon her iki sanatı da taklide dayanan sanatlar olarak koyup düşünce ve yaşamdan uzak kılmaya çalışmıştır. Bu çaba dahi ilişkinin epey eskilere uzandığını ortaya koymaktadır. Kullanılan kavramların izlediği seyre baktığımızda Hasan Bülent Kahraman’ın Svetlena Alpers’ten aktardıklarına başvurmak yardımcı olacaktır:
Resmin tanımlanmasında kullanılan temel kavramlar da uzun süre bu yaklaşımları doğrulayacak sözcüklerle vurgulanmıştır. “Taklit etme” kavramı, daha sonraları “tanımlama” ile değiştirilmişse de, geçerliliğini çok yakın tarihlere kadar korumuş, daha sonraları da, “öyküleme” kavramı onların yerini tutmaya başlamıştır.(Kahraman,2002)
Aristoteles de Poetikasında sık sık şairleri anarken “tıpkı ressamlar gibi” tanımlamasına başvurur. Bu konunun tarihsel seyri hakkında Doç. Dr. Deniz Şengel şunları belirtmektedir:
(…)Ama daha da belirgin bir şekilde Romalı Horatius Ars Poetica (şiir sanatı) diye anılan koşuk tarzdaki mektubunda dizelerine “ut pictura poesis” diye başlar. Yani şiir, resim misali. (Aktaran: Deniz Şengel,2002) Diğer bir kitabında bu açıklamalarını pekiştirir:
Bu süreç; Rönesansla beraber çok daha keskin hatlara ulaşır. Rönesans’ın bildiğimiz Antik-Yunan ‘a dayanan fikir kaynağı bu tartışmada da kendini gösterir. Dayanak arar. Bu ölümsüz kaynak Homeros’un İlyada’sıdır. Kitabın pek çok yerinde kahramanların kalkanlarında tasvir edilen yere ve gök resimsel bir unsur olmasından dolayı resim – şiir tartışmasında önemli bir anahtar rol oynamıştır.
Deniz Şengel’ in “Ut pictura poesis adlı makalesinde bu tartışma şu biçimde yüzeye çıkar
Böyle bir kalkan var olamaz. Bizim için önemlisi, böyle bir kalkanın var olabileceği tek yerin şiir olmasıdır, yani dil olmasıdır. Dolayısıyla, diyecektir Rönesans şair ve kuramcıları, şiir resimden üstündür, çünkü en üstün görsel yapıtı yine şiir yaratır. Ve yine aynı dönemde bağımsız olarak statüsünü ortaya koymak için yola çıkan resim sanatı, şiirin karşısında kendi üstünlüğünü öne sürecektir.
Buradan da anlaşılacağı üzere, görsel bir nesne, ikonik varlığı bir dil yoluyla canlandıracak şekilde betimlenmesinden oluşur.
Resim-şiir tarihinde önemli birkaç resim vardır. Bunlardan biri de “Homeros Okuması’dır. Bu resim tartışma konumuzu da içerecek şekilde görsellik kazanmıştır. 20. yüzyıla girerken yapılan bu eser tartışmanın da yakın yüzyıl öncesinde ne hal aldığını vurgulaması açısından önemlidir. Bu resimde neler görmekteyiz? Tüm batı ikonagrifisinde olduğu gibi, en sağda (tarihin en başında) oturan, beyazlar giyinmiş olan, Homeros bulunur. Ortada oturan (daha eril, kara toga giyinmiş olan ) Vergilius; en sonda ayakta duran, biraz kenardan (yakın zamanlardan, tarihin sonundan ) Homeros’u dinleyen, Dante’dir. Yerdeki ilkel kılıklı ise medeniyetin kurucusu, liriyle dört ayaküstünde sürünen yarı hayvanları ayağa kaldırıp ilk şehri inşa etmelerini sağlayarak onları insanlaştıran, lirik şiirin atası Orpheus’tur. Sere serpe uzanmış, bu ortamda belli ki kendini çok rahat hisseden kadın ise şiirin tanrıçasıdır. Musa’nın ta kendisidir. Bu tablonun bize sunduklarını Deniz Şengel’in yazısında bulabilmekteyiz. Şöyle sürdürüyor Deniz Şengel:“Tarihin bize gösterdiği, kurulu kanonla ilişkili olmayan yazı tarzının söylemler düzenine giremediği, kanonla ilişkisini temsil ve ifade etmeyen şairin ise kanona giremediğidir. Dolayısıyla her yeni yapıt, geçmiş yapıtlara yaslanarak doğacaktır.”
Diğer yandan bu tartışmanın ilahiyat içinde vücut bulduğunu da anımsamak gerekiyor. Resim görsel sanat eseri olarak algılanmaktan çok kutsalın kendisini var ettiği bir alan olarak görmekteyiz. İşte bu noktada da yasaklanması ortaya çıkıyor. Fakat bu yasaklanmalara karşın her ikisinin üretimi de sürmüştür. Tabi Türk resminin geç kalmışlığı üzerinde ayrı bir tartışma konusu olduğu için durulmayacaktır. Aynı zamanda doğunun şiirde batının ise resimde daha işler bir kültür yarattıkları ortadadır.
Kardeş sanatların birinin ötekinin alanına demir atması belki de en açık örneği, Raffello’nun Atina’daki Okul ve Parnasus adlı freskleridir.
Bu resimler üzerinden de heyecan bularak Leonardo da Vinci, şaire şöyle diyor:
Eğer siz şekillerin görüntülerini anımsayıp betimleyebiliyorsanız, ressam onları, hatta yüzlerdeki ifadeleri yaratan ışık ve gölgelerle canlanmışçasına gösterebilir: bu alanda sizin kaleminiz bizim fırçamızla boy ölçüşemez.
Peşinden de şunları ekler:
Eğer sizler, vakanüvisler, ozanlar ya da matematikçiler, nesneleri gözle asla görmemiş olsaydınız, onların yazılarınızda ayrıntılarıyla anlatmada epey zorlanırdınız. Ve eğer sen, ozan, sen bir öyküyü kaleminle resmediyorsan, resim fırçasıyla onu, daha doyurucu ve anlaşılması daha az sıkıcı bir biçimde gösterir. Sen resme ‘dilsiz şiir mi ‘ diyorsun, ressamda ozanın sanatını ‘kör resim’ diye iteleyebilir. Artık sen karar ver, hangi acı daha büyüktür, kör olmak mı, yoksa dilsizlik mi? Ozanın elinin altında ressamınki kadar geniş bir konu seçeneği bulunsa bile, yarattığı şeyler, insanlığı resimler kadar doyurmayı başaramaz, zira şiir nesneleri, eylemleri, olayları sözcüklerle göstermeye çabalarken, ressam onları
şekillendirmek için, o şekillerin doğru görüntülerini kullanmaktadır. Artık insan için önemli olanı hangisidir, sen karar ver, adı mı, görüntüsü mü? Ad, bir ülkeden ötekine değişir; biçimse, ölüm işe karışana kadar hiç değişmez.
19. ve 20. yüzyıllara bakıldığında tartışmanın seyrinin şiir lehine sürdüğünü görmekteyiz. Özellikle ressamlar arasında bu destekleyici tavrın söz konusu durumu pekiştirdiğini belirtmek gerekir. Dilin yeniden bulunuşu, imgenin ve görüntünün adlandırılması bu süreci belirlemiştir. Bu konuda modern resmin temsilcilerinden René Magritte’in değindiklerini aktarmak sanırım kanıtlayıcı olacaktır.
Dilin resimle ilişkisi, sonsuz bir ilişkidir. Bunun nedeni, sözcüklerin kusurlu olması ya da görünenle karşılaştırıldıklarında aşırı ölçüde uygunsuz olduklarını göstermeleri değildir. Ne dil ne de resim, birbirinin terimlerine indirgenebilir: ne gördüğümüzü söylemememiz boşunadır; çünkü gördüğümüz söylediğimizin içine her zaman yerleşmiş değildir. Ve söylediğimizi, imgeler, mecazlar, benzetmeler kullanarak göstermeye çalışmamız boşunadır; çünkü onların göz kamaştırıcılıklarını, edindikleri mekân, gözlerimizin önümüze açtığı mekân değil, sözdiziminin art arda gelen öğelerinin belirlediği mekândır. Ve bu bağlamda uygun bir ad, sadece bir oyundur ve bize işaret etmemize yarayan bir parmak sağlar. Başka bir deyişle, kişinin, konuştuğu alandan baktığı alana gizlice geçmesini olanaklı kılar. Bir başka deyişle de,
sanki eşdeğerliymişler gibi, birini ötekinin üzerine katlamamızı sağlar.
Diğer taraftan özellikle Rönesans resminde kutsal kitaplardaki öykülerin kavramların resimleştirilmesi, onların dışına çıkılmaması resmin alanını, ufuklarını ve etkinlik gücünü azaltan, sınırlarını daraltan bir özellik diye görülmüştür. Yine Hasan Bülent Kahraman’a yönelirsek şunları bulmaktayız: “Şiir ve genel olarak yazınsal söylev, her açıdan daha geniş bir çapa sahiptir. Yazı ve şiir toplumsal değerlerin oluşturulmasında, belli bir ahlak anlayışının ya da belli bir sınıfsal yaklaşımın benimsetilmesinde resimden daha fazla kullanılan öğelerdir.
Bu nedenlerle, iki sanatsal üretimin birbirine olan üstünlükleri onların epistemolojik etkinliklerinden kaynaklanmıştır uzun süre. Bir başka deyişle iki olgu da, dünyayı bilme, anlama ve tanımlama konusunda sağladıkları olanakların boyutlarıyla önem ve değer kazanmıştır. “(Kahraman, 2002) Fakat gene de şiirin üstünlüğü öne çıkmıştır. Bu üstünlüğü Berk şöyle bir alıntıyla ifade etmektedir:
BİR ŞİİRİN FOTOĞRAFI
İM AD DEĞİLDİ DAHA
Bir zamanlar sözcüklerin bizim dışımızda da yaşamları vardı, ama anlamları yoktu. Sözcükler anlamı biz onlara bakınca aldı. ( Anlam sıkıcıdır. Bencildir. Günde üç kez aynada kendine bakar. Bağlar. Adlandırır. Adlandırmak ölümdür.) Eskiden bir ustura, bir su kovası, bir at yan yana gelebiliyordu. Dünya anlaşılmak için değildi. Eskiden sözcüklerle bu denli yakınlığımız yoktu. Balkon ile tanışmamız yenidir. (Balkon
çocukluğumuzdur ) Kırmızı sesti eskiden. Nergis kendi adını bilmezdi ve aklına estiği gibi
yaşardı. Ölüm sözcüğü eskiden de iki heceydi; evlere girer çıkar, yatak turları atar, ağaçlarla alay ederdi.
İm ad değildi daha.
Bir zamanlar anlam sözcüklerin umurunda değildi. Nuh Peygamberin, “Ben iki bin yıl önce karım, oğullarım, gelinlerim, hayvanlarımla Cudi Dağında gemisi karaya oturan Nuh Peygamberim “sözlerine karşın – anlamın kıyılması adına- imgeleri sürer (şairlerin her akşam kâğıtlarına yeşil Muhammetler, sarı İsalar indirmeleri ) sözcük olduklarını unuturlardı. (İmgelere dönüştüğünde sözcükler tanınmaz. Sözcükleri kaldırın, dünya yoktur. ) Bazıları eğretilemenin büyüsüne kapılıp (eğretilemeler şiirin kral yoludur.) adların üstünü çizerlerdi. Bazıları da simgelerin buyruğunda (Simgelere elini kaptıran kurtulamaz ) oradan oraya savrulup giderlerdi.
Yorumlar